Üç Tablo'nun Söyledikleri

mikrofonBirinci Tablo: Þadırvandaki İhtiyarlar

Hayatın tarifi istense, herhalde bir çoğu onu su ile temellendirecektir. Suyun azizliği, hayatı şenlendirdikten sonraki temizleyici vasfındadır. Bu yüzden Anadolu’nun bir çok yerinde kendilerine su veren çocuklara ihtiyarlar şöyle der: “Su gibi aziz ol yavrum!”



Hiç şadırvanda oturdunuz mu? Oradaki ulvî havayı teneffüs ettiniz mi? Beni en çok cezbeden, orada bulunan ihtiyarlar olmuştur. Abdestlerini almış, ellerini ve yüzlerini kurulamış, tabureleri altlarına çekerek “Hayrını gör!” terennümü ile bezm-i safâyı kurmuşlardır bile. Artık gelsin çaylar, gitsin boşlar. Siz, önce bu meclisi hariçten tarassut edeceksiniz. Yanlarındaki küçük yer masasına çömelerek bir çayda kendinizi unutacaksınız. İlgilenmiyormuş havası takınarak kulak misafiri olmayı tercih edeceksiniz. Yüzünüzü onlardan sakındırarak kıs kıs güleceksiniz. Ama, güldüğünüzü onlara sakın ha belli etmeyin. Yoksa bir “zamane çocuğu” yaftasını meccânen ve def’î olarak tarafınıza tevdi edilmiş görürsünüz.

Tablonun taslağı hemen hemen belirdi sanırım. Þadırvan, ihtiyarlar, küçük masa ve tabureler, su sesi, yan masada kulak misafiri siz. Evet evet, siz. Satırlar arasında gezinen... Ne unuttuk? En önemlisini. Bir “çınar ağacı”. Olmazsa olmaz! Onun serin gölgesi altında içilen çayın ve yapılan sohbetin tadına doyum olmaz. Tablonun rengini sorduğunuzu duyar gibiyim. Haklısınız. Rengini de söyleyelim: ihtiyar rengi. Hiç duymadınız değil mi? Papatya sarısı, deniz mavisi, fıstık yeşilini duymuşsunuzdur. Bunu da bendeniz uydurdu. Nasıl mı? Bu tabloya tek bir renk vermek tatmin edici gibi gelmedi. Çünkü, ihtiyarların rengi pek belli olmaz. Onlar ne anlatıyor ise renk odur. Oturmuş askerlik anılarını mı anlatıyor, renk odur. Hac anılarından bahis açmışlarsa renk, hac rengidir.

Eğer siz, hiç şadırvan sohbeti dinlememişseniz boşuna oturuyorsunuz. Hemen kalkın ve kendinizi en yakın bir cami avlusuna emanet edin. Meraklanmayın, oralar emanete hıyanet etmez. Unutmayın! Kulak misafiri olacaksınız, çayınızı yudumlayacaksınız. Kıs kıs güleceksiniz. Ama en önemlisi güldüğünüzü belli etmeyeceksiniz. Bu, çok mühim. Tablo bitti mi? Hayır. Bu tabloyu siz tamamlayacaksınız. Tabii hâlâ orda değilseniz.
E hadi davranın artık!..

İkinci Tablo: Muhâvere-i Þebâb : ÖSS

Efsanevî Bâbil Kulesi yapılırken Allah, orada çalışan insanların lisanlarını değiştirmiş, birbirlerini anlamaz olmuşlar. Þimdiki gençlerimiz arasında ise bu durumun tersi bir durum mevcut. Onlar da kendi aralarında bir dil icat etmişler. O dilden konuşmayanları anlamıyorlar. Bu dil, malûmunuz ÖSS dilidir.

Bir küçük hikâyeyi naklederek sohbetimize devam edelim:

İki fukara derviş, bir kış vakti karşı karşıya oturmuş titreşip dururlarken büzüldüğü köşede birinin içi geçmiş ve de uyuyakalmış. Bir süre sonra dişlerini birbirine vurur halde uyanarak
“Hayırdır inşallah! Rüyamda hamama girmişim” der demez; öbürü “Aman birader, niye terini soğutmadan çıktın, soğuk alacaksın” demiş. Bâbillilerden farklı, aynı dili konuşan bu gençler, kendi âlemlerinde kulelerini kurmaya devam ediyorlar. Milimetrik hesaplarla kurdukları muhayyel dünyalarının maketlerini/sınav kağıtlarını YÖK denilen mimara sunuyorlar. Ama bir engel çıkıyor. Aldanıyorlar. Çünkü dışarısı Bâbil. Haliyle anlaşamıyorlar. Arada uzlaşanlar çıkmıyor değil, fakat ekalliyette kalıyorlar. Naklettiğimiz meseldeki gibi bizler, olması zor olan şeylere gönül bağlamayı severiz. Ne yani, ümitvâr olmayalım mı? Elbette ki olalım. Mermeri delen, damlanın sert vuruşu değil onun devamlılığıdır. Gösterdiği sebattır. Ümit her zaman vardır. İstikbali yakınlaştıran da ümittir. O halde yeis/ümitsizlik bize yakışmaz. Gençler! Size de yakışmaz. Düzeltilmesi gereken bir hata var. Bilinmeli ki hayat sadece ÖSS’den ibaret değildir. Böyle sanıldığı için gençlerin bazıları önünde sonunda hayal kırıklığına uğruyor. Bir genç için bundan daha önemli bir mesele mi var? Ne demek istiyorsunuz yani? Evet. Çok daha mühim şeyler var. Bunların en önemlisi “hayat” ve silsilesidir. Dostluklar, anne, baba, kitaplar... Daha neler neler...

İnsan yalnızca cesetten müteşekkil olsa belki bu davada haklılık payı bulunabilir. Ama, manevî ikliminizde neler var, haberdar mısınız? Onu doyurmadığınız için neticede sıkıntıya düşüyor, buhranlar geçiriyorsunuz. Ne hakkınız var kendinize eziyet etmeye? Başınızı kaldırın çevrenizde ÖSS dilinden başka o kadar çok lisan var ki... En son ne zaman bir kuş sesi dinlediniz, küçük bir çocuğu sevindirdiniz? Sokak arasında salça kutusuyla top oynayan küçüklere kalecilik yaptınız? İp atlayan minik kızların ipini çevirdiniz? Yan komşunuz Hasan amca, nasihat ediyordu. Müzeyyen ablanız genç kızlara sohbet düzenlemişti. Ama siz, ders çalışmam lâzım dediniz. Sonra hip hop bir parçayı terennümden sayarak sırt aşağı “kuzu kuzu” ile yattınız. Ömür çok çabuk geçiyor. Bunu Mütercim Mir Ali’den dinleyelim:

İşbu mânâ-yı bedihî, görünen gün gibidir
Ömür bin yıl dahi olsa yine bir gün gibidir.

Madem ömür bu kadar kısadır. Hem madem asıl imtihan noktası da nefsin meşrulaştırılmasıdır. O halde, büyük bir mahkemenin ÖSS sorularına hazırlanalım ki eski Babillilerin durumuna düşmeyelim. Malûmunuz ÖSS’nin tekrarı var. Fakat...
*Ve kıs aleyhi’l-bevâki!

Üçüncü Tablo: Pop Star (Fıtratın Yanlış Adresi)

Zaman değişiyor, insanlar başkalaşıyor. Değişimin en dehşetlisi, kontrolsüz olanıdır. Bir kalıba oturtulmayanıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu meyanda şu sözü şâyân-ı dikkattir:
“Değişerek gelişme, gelişerek değişme”

Son zamanlarda çok hızlı değişiyoruz. O kadar hızlı ki değişimi yakalayabilene aşk olsun. Akşam yatıyoruz sabah kalkıyoruz. O da nesi? Üzerine gün doğan her şey değişmiş. Sabahki değişime “ayak değiştir” komutuyla uymaya teşebbüs ediyorsunuz. Olmaz ki efendim! Akşama yine değişmiş. Herhalde doğru söylemişler. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” diye. Bizdeki değişimler, hep surete yani kabuğa/kışıra müteveccihtir. Nasılsa özünü/lübbünü bulanlar var. Onlar bizi enterese etmez. Ne yani şu üç günlük dünyada toplumun menfaatine olan iş ve icâtlarla mı uğraşalım? Bektaşi’ye sormuşlar: “Erenler, gömleğin yakası kirlenmiş, bir yıkasan?..” “Tekrar kirlenirse?” “Bir daha yıkarsın.” Bektaşi cevap vermiş:
“Ben bu dünyaya gömlek yıkamaya mı geldim?” Doğru. Gömlek yıkamaya gelmedik. O zaman niye geldik ki? Eveeet! Bu dünyaya pop star olmaya geldik. Televizyonlar bu iş için biçilmiş kaftan değil mi? Reyting nasıl elde edilir? Kuracaksın masanı, toplayacaksın jürini. Kuyrukta otuz bin genç. Ağlayanlar, gülenler, açılanlar, saçılanlar, bayılanlar, ayılanlar... Olsun canım, nasılsa, ayılana gazoz bayılana da limon var. Asıl azmaz, bal kokmaz demişler. Talep edilmeyen şey piyasada tutunmaz. Bu, arz ve talep meselesinin bir neticesidir. Ekran başında elinde telefon, mesaj üstüne mesaj gönderenler var ya, tuzu kuru olanların tuzunu daha da kuru ediyorlar. İki SMS’den ne çıkar, batmam ya. Varsın helal olsun. İyi de n’apayım abi? İzleyecek başka ne var ki? İzleyecek çok şey var, ama o kanalı bulacak irade yok maalesef. Avrupa’da modası geçmiş şeyler bizde revaç buluyor. Bunun tek nedeni var: Meşgalesizlik. Japonya’da böyle şeyler niye bizdeki kadar ilgi görmüyor? Adamların bu gibi işlere ayıracak zamanları yok efendim. Çok afedersiniz, tuvalette bile kitap okuyorlar. Kaldı ki televizyon başında pop star hak getire. Gençlerimiz enerji kaynaklarının hangi mecralara yönlendirilmesi gereğini bilmiyorlar. Bu yüzden İranlı Þah Numan Bin Münzir’in mimarbaşına yaptığını yapıyorlar. (Hikayeyi merak edenler İskender PALA’nın Aşina Güzeller adlı eserine bakabilir.) Rüşvet olarak benliklerini veriyorlar. Bir anlık zevk ve şöhret için beden sarayını yerle bir ediyorlar. Bilmiyorlar ki şöhret, zehirli bir baldır.

Hâsıl-ı kelam: Hak ile meşgul olmazsak batıl gelir, beden ve hafıza ülkemizi işgal eder. Bizi bu işgalden kim kurtarır? Gelin, beraber söyleyelim: POP STAAARR!!!

 

Mehmet Akbulut

Telif Hakkı © 2026 Open Source Matters. Tüm Hakları Saklıdır.
Joomla!, GNU Genel Kamu Lisansı altında dağıtılan özgür bir yazılımdır.